Ülkemizdeki -bence- en önemli tarihçilerden Y.Hakan Erdem‘in  tarihçiliğimizin en büyük sorunu olan yalan yanlış tarih yazımı üzerine yazdığı kitap Tarih-Lenk, çok titiz bir çabanın ürünü. 1241 sayfa kitabın yaklaşık 800 sayfası kaynaklardan oluşuyor desem ne kadar titiz bir çabanın ürünü olduğu hakkında sanırım bir fikriniz olur.

Bakın aşağıdaki uzun alıntıda ideolojik bakış açısının genel çerçeveyi bozduğu anlatıyor.

İlk defa milli olan meclis!

Osmanlı’dan Türkiye’ye geçişin çok hız kazandığı bir dönemin ürünü olan Nutuk ‘un her yerinde Velidedeoğlu’nun beğenmediği, Mustafa Kemal tarafından kullanılmasına anlam veremediği dolayısıyla ya bütünüyle çıkardığı veya kafasındaki bir şablona ve yeni bir terminolojiye uydurduğu sözcükler ve kavramlar vardır. Bütün bunların dilin dayattığı herhangi bir zorunlulukla ilgisi yok. Tam tersine, dilin kullanılarak bir ideolojik dayatma yaratıldığını söylemek çok daha mümkün görünüyor. Örnek verelim: Mustafa Kemal, ülkenin içinde bulunduğu derin bunalımı atlatmak için akıllara gelen kurtuluş İlk defa milli olan meclis! Osmanlı’dan Türkiye’ye geçişin çok hız kazandığı bir dönemin ürünü olan Nutuk ‘un her yerinde Velidedeoğlu’nun beğenmediği, Mustafa Kemal tarafından kullanılmasına anlam veremediği dolayısıyla ya bütünüyle çıkardığı veya kafasındaki bir şablona ve yeni bir terminolojiye uydurduğu sözcükler ve kavramlar vardır. Bütün bunların dilin dayattığı herhangi bir zorunlulukla ilgisi yok. Tam tersine, dilin kullanılarak bir ideolojik dayatma yaratıldığını söylemek çok daha mümkün görünüyor. Örnek verelim: Mustafa Kemal, ülkenin içinde bulunduğu derin bunalımı atlatmak için akıllara gelen kurtuluş çarelerini, yani İngiliz himayesi veya Amerikan mandası istemek ve sorunlarla yerel seviyede uğraşmak seçeneklerini saydıktan sonra bunların hiçbirinde isabet görmediğini kaydediyor, Osmanlı devletinin korunmasının mümkün olmadığını belirtiyor ve şöyle diyor:

Osmanlı Devleti, onun istiklâli, padişah, halife, hükümet,

bunlar hepsi medlûlü kalmamış bir takım bî-mânâ elfâzdan ibaretti.

Nenin ve kimin masuniyeti için kimden ve ne muavenet taleb olunmak

isteniyordu? O halde ciddî ve hakikî karar ne olabilirdi? Efendiler,

bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da hâkimiyet-i millîyeye

müstenit, bilâkayd u-şart müstakil yeni bir Türk devleti tesis etmek! [71]

Şimdi bu alıntının Velidedeoğlu’ndaki şekline bakalım:

“tam” sıfatının parantez içinde verilerek metne eklenmesinin yanı sıra “Yeni” sözcüğü metinden çıkarılmıştır. “Yeni” burada Türkçe olmadığı için mi atılmıştır? Tutalım ki “yeni” sözcüğü Türkçeye “x” dilinden girme ve bugünkü kuşakların asla anlamayacağı türden bir sözcüktür, metnin iç mantığı uyarınca atılacağına çevrilmesi gerekmez miydi?

Tabii ki sorun, bir dil veya anlaşılma-anlaşılmama sorunu değil bütünüyle ideolojik bir tutumun metne yansımasından ibarettir. Söylemeye bile gerek yok ama bir şeyin yenisi varsa eskisinin de olması gerekir. Mustafa Kemal’in “yeni bir Türk devleti” derken o zaman hâlâ var olan devleti de bir Türk devleti olarak düşündüğü fakat bunun kurtarılamaz bir durumda olmasından dolayı bir yenisinin kurulmasını istediği ve bu yeni Türk devletinin niteliklerini belirttiğini düşünmek durumundayız. Ama anlaşılan “Osmanlı ve Türk” Velidedeoğlu’nun kafasında ancak selef ve halef oldukları için, Türk devleti de ancak Osmanlı devleti ortadan kalkınca kurulabilecek bir şeydir. Bir ilktir. Mustafa Kemal, Osmanlı devletini de bir Türk devleti olarak gördüğü için burada yeterince Atatürkçü olamamış gözüküyor!

Aynı şekilde orijinal metinde geçen “meclis-i millî” ve “hükümet-i merkeziye” terimleri de Türkçeleştirilirken en hafif bir deyimle açımlanmış, yorumlanmış dolayısıyla hem anakronizmler yaratılmış, hem de tarihi bağlam zedelenmiştir