Charles Bukowski kuşkusuz son dönem Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından biri. 1920’den 1994’e dek süren kısa yaşamına bir çok kadın,şiir,hikaye ve roman sığdırdı. Özel hayatı belki edebi kişiliğinden daha çok konuşuldu. Yazarlıktan para kazanmaya başlayana her türlü işi -at yarışı oynamak dahil- yaptı. Ülkemizde asıl ününü Kasabanın En Güzel Kızı hikaye kitabıyla kazandı. Özellikle Avi Pardo çevirileri ile Bukowski’ye yeni bir ruh verdi.

Ekmek Arası yazarın çocukluk ve ilk gençlik yıllarını, 2 Dünya Savaşı’ndan önce ve sonra ki Amerika’yı yalın bir dille yine yazarın ağzından anlatıyor.

“…Biraz param olduğunda sinema binasının altındaki bara giderdim. On sekiz yaşındaydım ama bana servis yaparlardı. Neredeyse her yaşta olabilecek bir görünümüm vardı. Bazen 25 görünür, bazen de 30 hissederdim kendimi. İlk birayı alabilecek kadar para yeterliydi, eşcinseller ısmarlamaya başlardı. Viskiye çevirirdim. Sülük gibi emerdim viskileri onlardan, sonra yakınlık kurmaya çalıştıklarında kabalaşır, onları itip dışarı çıkardım. Bir süre sonra uyanmışlardı, tadı kaçtı oranın. Kütüphane gittiğim en kasvetli yerdi. Bir süre sonra okuyacak kitap bulamaz olmuştum. Kalın bir kitap çekip güzel bir kız bulana dek dolanırdım. Bir iki tane bulunurdu her zaman. Üç-Dört iskemle öteye oturup bana asılacağını umardım. Çirkin olduğumu biliyordum ama yeterince entelektüel görünmeyi başarırsam bir şansım olacağını düşünürdüm. Bir kez bile işe yaramadı. Kızlar bazı notlar alır, sonra ben temiz elbiselerinin altındaki vücutlarının ritmik ve sihirli hareketlerini izlerken kalkıp giderlerdi. Maksim Gorki ne yapardı böyle bir durumda acaba?

Evde her gece aynı şey yaşanıyordu. Kaçınılmaz soru yemeğin ilk lokmaları yenmeden asla sorulmazdı. Sonra babam, “bugün iş buldun mu? diye sorardı.

“Hayır.”

“Uğradığın bir yer oldu mu?”

“Birçok. Daha önce gittiğin yerlere ikinci,hatta üçüncü kez gittim.”

“İnanmıyorum.”

Ama doğruydu. Bazı şirketlerin elemana ihtiyaçları olmadığı halde gazetelere iş ilanı verdikleri de doğruydu. Personel bölümünü meşgul ediyorlardı böylece.Birçok çaresiz insanın vaktini çalıp ümitlerini yıkıyorlardı aynı zamanda.

“Yarın bir iş bulacaksın Henry,” derdi annem hep…”