İtalyan tarihçi Giovanni Ricci Avrupa’daki “Türk saplantısı” meselesini ele aldığı bu eserinde, özellikle İtalyan tarihinde müslümanlara bakışı ve İslamiyeti Türklükle nasıl bağdaştırıldığını kaynaklarla ortaya koyuyor.

“…Aynı Alfonso 1558’de, Floransa’da, I. Cosimo de’ Medici’nin kızı Lucrezia’yla düğününü kutlarken böyle davranmıştı. Bir gün, yeni evliler için Arap usulü, sarı damasko giysilerle gümüş rengi peçeler giymiş Magripli kadınların sergilediği bir maskeliler alayı sunulmuştu; sonra, Türkler gibi giyinmiş iki şövalye takımının tüy dolu hafif saplı tencereleri birbirlerinin üzerlerine atarak çarpıştıkları Caroselli oyunu düzenlenmişti. 32 Localara oturmuş hükümdarların eğlenmesi için, bundan daha zararsız bir şey hayal etmek güçtür.

PSİKOTARİH: İKTİDARSIZLIK VE HAÇLI SEFERİ

  Gene de, bütün bu değerlendirmelere rağmen, Goro olayında biz başka yönler de buluyor ve başka yorumlara da ulaşıyoruz. Her şeyden önce, şakanın korsan akınları dinamiğine – aniden beliriverme, uyarı atışları, balıkçıların kaçışı, denizdeki itişme gibi – uyumu kusursuz. Sonra kıyıdaki bir savunma teçhizatlı tekneler (ama kadırga değil bunlar) mevcut. Ve son olarak, sahte habere mutlak olarak inanılıyor; o kadar ki aristokratik kurbanlardan hiçbiri haberden kuşkulanmayı aklından geçirmiyor. Bütün bunlar, ister şaka gerçekten olmuş, ister Romei bunu yazınsal gerekçelerle uydurmuş olsun, geçerlidir. Ne var ki, şaka doğru idiyse, ancak hükümdar böyle karmaşık bir oyunu harekete geçirecek kaynaklara ve yetkiye sahipti, ancak o yönetici sınıf da dahil olmak üzere herkesi heyecanlandıran korkuyla ceza görmeksizin oynanabilirdi. Prens dışında hiç kimse, geçici olarak üstü kapatılmış, bastırılmış yaşantıyı – bir başka deyişle, hep Türklerin eşliğinde bir yaşam sürdürüldüğü gerçeğini – ortaya çıkaracak kadar zorlayamazdı komikliğin sınırlarını.

Sarayda ağır şakalar yapılıyordu. Aslında, II. Alfonso büyük bir gaf yapmış ve belki riske bile girmişti: Konu hakkında yeterince bilgisi olmayan insanlar pekâlâ sözde Türklere şiddetli bir karşılık verebilirlerdi. Öte yandan, oyunun hedefine ulaşması isteniyor idiyse, sır daha önce kalabalık gruplara açıklanamazdı; demek ki, oyun kültürü kamunun zarar görmemesinden daha öncelikliydi; bu yüzden yalnızca düşese ve “hamile olabilecek” hanımlara haber verilmişti. Ama kahkahanın ve şakanın var olan şeyler arasında en ciddileri olduğu, başka türlü erişilmesi olanaksız derin katmanları açığa çıkarmak için çok değerli araçlar olduğu bilinir. Öyleyse, antropoloji, psikanaliz ve tarihten pay alan son bir varsayımda bulunmayı deneyelim. Şöyle ki: II. Alfonso’nun feodal, soylu ve saraylı Ferrara’sı birçok açıdan klasik bir “utanç uygarlığı” şeklinde, başka bir deyişle gurur, eli açıklık, hakarete karşı aşırı duyarlık gibi zorlayıcı değerlerin biçim verdiği kültürel bir oluşum şeklinde tanımlanabilir; burada başkalarıyla etkileşim, insanların kendi kendileriyle ilişkilerine egemen olacak kadar yakın ve bütüncüldür ve hep değerlerin göze çarpacak şekilde dışsallaştırılması söz konusudur. Sürekli, içsel, görünmez bir benin, onursuzluk (toplumsal kodun çiğnenmesi) ile ki başka bir şeydir. Bütün bunlar yeterince açıktır, ama başka türlü de betimlenebilir. Aslında Ferrara’da o 30-40 yıllık sürede, özel yaşama özgü, tefekküre dayalı, sessiz (“dişil”) boyutlar aleyhine sergilenen gürültülü, bedeli yüksek, fiziksel, savaşçı (“eril”) varoluş özelliklerine resmi olarak değer kazandırılmasına tanık oluyoruz. 34 Sözde korsanlar şeklindeki tehlikeli şaka bu yönelimler kapsamına giriyor, tıpkı sık sık düzenlenen at üstünde mızrak dövüşleri, şövalye ve spor karşılaşmaları gibi. Burada yalnızca erkeklik tapınması değil, teknik olarak, gerçek “erkeklik kaygısı” söz konusu; çünkü dükün iktidarsızlığı gizlenebilir nitelikte değil ve devletin varlığını sürdürebilmesinin üzerine gölge düşürüyor: Soyun kesintiye uğraması beklentisi, kendine özgü bir psikoloji yaratıyor. Bilindiği gibi, rekabet ve erkeklik, uzun varoluş çizgisi içinde feodal dünyanın kültürel şifreleri olmuştur. Ve Osmanlı ya da Berberi tehdidini küçümsemek kimsenin aklından bile geçmez. Bununla birlikte, bu özgül örnekte, cinsel sorunsallar – her ne iseler – ile Haçlı ruhu biçiminde sergilenen savaşçılık arasındaki bağın son derece sıkı olduğunu fark ediyoruz. Gerek olmayabilir, ama gene de soralım kendimize: Genel bir değer etkileşimi değil midir bu? İster gerçekleştirilmiş, ister yalnızca arzu edilmiş olsun, her “Haçlı Seferi” biçiminin kökeninde cinsel bozukluk ya da acı çekme veya yoksunluk yatmıyor mu?”

“Türk Saplantısı; Yeniçağ Avrupası’nda Korku, Nefret ve Sevgi” 2005 yılında Kitap Yayınevinden çıktı.